Ünye'de 2 bin 500 yıllık Rum kültüründen geriye eciş bücüş birkaç
yapı enkazı kaldı. En kutsal yerlerini
ya yıktık, ya hamam yaptık (Eski hamamın
13.yy kalma şapel (Küçük kilise) olduğu
söylenir) ya da "düğün salonu".
Çocukluğumuzda, yani 50'li yıllarda biraz daha fazla idi geride
kalanlar. Hala birkaç Rum ve Ermeni
aile vardı. Aklıma Mıgırdıç Murat amca
geliyor. İlkokul arkadaşımız Mardiros'u,
abisi Gazaroz'u, terzi babası Levon
amcayı kim unutur ki. Çoğu önce İstanbul'a
sonra başka ülkelere gitmek zorunda
kaldı. Rum ve Ermeni tüm Ünyeli hemşerilerimizi
kaçırdık. Şu anda 70 bin nüfuslu Ünye'de
kala kala iki gayrimüslim kaldı. Tornacı
Karakin amcanın oğulları. Onlar da çekip
giderse hiç şaşmam.
Ben hayatımda ne anam babamdan ne de eş dosttan Rum ve Ermeni komşularımız
aleyhine tek bir laf işitmedim. Neden
apar topar ayrılmak zorunda kaldılar
bilmiyorum. Çocuktuk. Belki farkında
değildik sosyal sorunların. Belki İstanbul'daki
olaylar korkuttu onları. Belki de baskıya
maruz kalıyorlardı.
Geçenlerde, İnternet’te, Ünye hakkında araştırma yaparken bir hikaye
gözüme çarptı. Hem ilgimi çekti hem
de üzdü beni. Düşünün dört çocuklu Ünyeli
genç bir dul kadın, doğup büyüdüğü,
memleketi bildiği kasabamızdan kaçmak
zorunda kalıyor. Simos Kerassides adlı
bir Rum tarafından yazılmış ve muhtemelen
Rumca orijinalden İngilizce’ye çevrilmiş.
Çünki İngilizcesi’nde bazı hatalar var.
Tabii bir de Türkçe'ye çevrilince biraz
garip oldu ama yine de ilginç. Hikayenin
kahramanı Pontuslu Rodi Simos Simos’un
babaannesi oluyor. Arzu edenler hikayeyi
en alttaki İngilizce orijinal metinden
okuyabilirler.
Web sitesinin sahibinin yardımıyla Rodi'nin torunu Simos’u bulup
kendisine bir not yazdım. Kendisinden
ailesinin veya Ünye’nin resimleri var
ise göndermesini istedim. Simos mesaja
cevap verince çok şaşırdım. Babaannesinin
Ünye'den dört çocuğuyla birlikte alelacele
ayrıldığını ve yanına hiçbir resim alamadığını
yazıyordu.
Ben de cevaben Ünye'nin 50'lerdeki durumuna değinip hikayesini web
sitemize koyacağımızı yazdım. Ünye'yi
ziyaret etmek isterse kendisine rehberlik
yapmaktan zevk duyacağımı da belirttim.
Bir de resmini istedim.
Tekrar yazdı. Birkaç eski resim olduğunu
ancak bilgisayardan fazla anlamadığını,
tarayıcısı da olmadığını bildirdi. Ona
Ünye’nin bir Rum tarafından yakınlarda
çekilmiş filmini göndermiştim
( ayıptır söylemesi bir Pontus sitesinden
http://www.pontos.gr/innet/files/oinoi.wmv )
Çok duygulanmış. Resimleri almak için başka yollar gerekecek galiba..
Mehmet Kavaklıoğlu
İşte Rodi’nin Hikayesi
Ünyeli Rum Kızı
Rodi
“The Girl
from Pontus”
Adı gül anlamına gelen Rodi etnik Rum kızlardan biriydi. Karadeniz
kıyısındaki Ünye’de doğmuştu. Pontus
Rumlarının çok köklü bir tarihi vardı
ve konuştukları şive de Helence’nin
en eski şivelerinden biriydi. Küçük
Asya’nın batısındaki Rumlar ülkeyi terketmişti
ama iç Anadolu ve Karadeniz’dekiler,
1924’e Lozan anlaşmasından bir yıl sonraki
mübadeleye kadar yerlerinde kaldı.
Rodi Theodorides boylu poslu, hoş yüzlü, sevimli bir kızdı. Zayıf
ve narin olmasına rağmen cesurdu ve
çelik gibi iradesi vardı. Zengin bir
aileden idi ve Hristos Kerassides adlı
zengin bir terziyle evlendi. Evlendikten
sonra Ünye’de, sahilde, Rodi’nin üç
katlı evine yerleştiler. Cilar köyünde
tarlaları da vardı. Rodi birbirinden
güzel yemekler pişiren çok iyi bir ev
kadını oldu.
Hristos selvi gibi, elleri ve bacakları uzun bir adamdı. Terzi olduğundan
hep güzel giyinirdi. İyi niyetli yardımsever
bir insandı. Sık sık Türkiye’nin iç
bölgelerine gider hem Rumlarla hem Türklerle
iş yapardı. Kürtlere, çok ucuza ve çoğu
zaman parasını alamayacağını bilmesine
rağmen mal sattığı için çok sevilirdi.
Ayrıca sattığı keten ya da pamuklu bezler
yoksul Kürtlerin işine yaramadığı için,
kadın ve çocuklara elbise götürür, önceden
ceplerine koyduğu paraları bulduklarında
sevinç çığlıklarını onlarla paylaşırdı.
Hristos, yılda birkaç kez iş için Rusya’ya
da giderdi. Hristos, Türk-Rum savaşı
sırasında diğer tüm Hristiyanlar gibi
Amele Taburuna gönderildi. 1925 yılında
kendisinden hala haber alınamamıştı
ve muhtemelen diğer birçok kişi gibi
o da ölüp gitti.
Karadeniz vapuru İstanbul rıhtımında
Anadolu'da sağ kalan Ünyeli Rumlar 1925 yılında bir komite kurup İstanbul’daki
Yunan büyükelçiliğinden kendilerini
Yunanistan’a götürecek bir gemi istediler.
Euxine Pontus (Karadeniz) adlı bir gemi
bir gün Ünye’ye demir attı. Alelacele
gemiye taşınan Rumlar arasında Rodi
ile 13 yaşındaki oğlu Chryso, 10 yaşındaki
kızı Despo, 7 yaşındaki oğlu Simon ve
üç aylık kızı Giorgitsa da vardı. Rodi
en gerekli gördüğü birkaç parça eşyayı
da yanına almıştı. Çatal, kaşık, havan,
buhurdan ve üç kanatlı Meryem Ana resmi.
Bu Meryem Ana ikonu en az dört kuşaktır
ailesinde bulunduğundan onun için çok
önemliydi. Bunların yanısıra yanında
daha sonra ilk ihtiyaçlarını karşılayabilmek
için Yunan drahmisine çevirdiği Türk
kağıt parası da vardı.
 |
Gemi, Rodi ile çoçuklarını Selanik’e bıraktı. Kalamaria adlı mülteci
kampındaki ahşap barakalara yerleştiler.
Babasız aile birkaç ay sonra Charilaou
adlı başka bir mülteci kampında, saçtan
yapılma bir kulübeye taşındı. 1929 yılında
ise, hükümet, Toumpa’da mülteciler için
inşa edilen sosyal konutlardan birinin
tapusunu onlara verdi.
Geçinebilmek için tüm aile fertleri çalışmaya başladı. Rodi hergün
temizliğe giderken, Chryso Toumpa sokaklarında
simit satmaya, Despo ise bir dokuma
fabrikasında çalışmaya başladı. Küçük
Giorgitsa’yı ise komşu bir kadına bırakıyorlardı.
Babasız büyümek Rodi’nin çocukları için çok zor oldu ama bundan en
çok küçük Simos etkilendi. Yaşıtlarının
çok etkisi altında kalan başıboş Simos’a
kısa bir süre içinde solcu militanlar
sahip çıktı ve garip ideolojilerini
ona da aşıladılar. Simos değil kardeşleri
zavallı annesinin bile haberi olmadan
komünist partisine katıldı. Kendinden
beş yaş büyük ve dolayısıyla daha olgun
olan ağabeyi Chyrso ise bu tür yanlış
yollara düşmedi.
1936 yılının mayıs ayında Selanik’te iktidardaki sağcı partiye karşı
büyük bir gösteri yapıldı. 6 bin tütün
işçisi, daha sonra kendilerine katılan
amelelerle birlikte kent merkezinde
yürüyüş yaptı. Sloganlar atan ve yumruklarını
sallayarak haklarını isteyen ateşli
göstericilerden biri Simos idi. Fakat
atlı polisler yürüyüşe müdahale edince
göstericilerin her biri bir tarafa kaçtı.
Ama Metaxas’ın diktatörlüğü sırasında (1936 ile öldüğü 1942 yılına
kadar Başbakanlık yapan Rum General.
M.K.) işçilerin hiçbir talebi karşılanmadı.
Halbuki ücretlerinin artırılmasını,
sosyal sigorta yapılmasını, özetle yaşam
koşullarının iyileştirilmesini istiyorlardı.
Bir grup devrimciyle birlikte tutuklanıp
hapse atılan Simos uzun bir süre işkence
ve kötü muameleye maruz kaldıktan sonra
Ege denizindeki St. Eustratios adasına
(Bozcaada’nın 100 km güneybatısında.
M.K.) sürgün edildi. Ailesi Simos’uin
başına gelenleri ancak o zaman öğrendi.
Dokuz ay sürgünde sefil bir hayat yaşayan
Simos yaşının çok küçük olması nedeniyle
ilkbaharda serbest bırakıldı. Chryso,
1937 yılında, komşusunun güzel kızı
Evanthia ile evlendi ve 1938 yılında
bir oğlu oldu. Bebeğe Penas adını taktılar.
İkinci Dünya savaşı sırasında Almanlar Yunanistan’ı işgal edince Rodi’nin
üç çocuğu da direniş kuvvetlerine katıldı.
Sadece büyük kızı Despo, tehlikeli işlerle
uğraşmak yerine evde kalıp annesine
bakmayı tercih etti. Rodi, bodrum merdiveninden
yukarıya içi kilit ve anahtar dolu ağır
bir çuval taşırken belini incitmişti.
Chryso’nun karısı Evanthia da direnişe
katıldığından küçük Panos babaannesiyle
birlikteydi.
Trajedi çok çabuk geldi. Evanthia bir operasyon için komşu Kilkis
kasabasına gittiğinde Almanlar tarafından
yakalandı ve oracıkta kurşuna dizildi.
Simos ise, 1943 yılında, ELAS kuryesi
olarak (Yunan Halk Kurtuluş Cephesi)
gizli bir mesaj taşırken Pindos dağlarında
pusuya düşüp işbirlikçi Rumlar tarafından
öldürüldü.
Rodi’nin büyük oğlu Chyrso, birgün, Selanikte’ki askeri bir depoda
Almanlara ait birkaç askeri kamyonu
havaya uçurdu. Ancak bir arkadaşının
yakınının ihbarı üzerine dağa kaçtı.
Başına ödül koyan Almanlar, oğlu Pantos’u
da rehin alıp bir yetimhaneye yerleştirdiler.
Bu arada Litharenia'nın kızı Anna, Makedonya’daki Arnisse kentinde
bir okula ev ekonomi öğretmeni olarak
atandı. Anna, kestane saçlı kahverengi
gözlü, 18 yaşına çok hoş bir kızdı.
11 yıldır yaşadığı yetimhaneden bıktığı
için yeni özgürlüğüne dört elle sarılmıştı.
Dünyada tek başına olmasına rağmen tanrının
kendini koruduğuna inanıyordu. Tüm Rumlar
gibi o da işgal kuvvetlerinin baskısını
hissediyor ancak elinden bir şey gelmiyordu.
Arnissalılar içinde direnişçiler kadar
tarafsızlar ve işbirlikçiler de olduğunu
biliyor dolayısıyla ilişkilerinde çok
dikkatli davranıyordu. Halk da, aynı
gerekçelerle yabancılardan uzak durduğundan,
Anna ile aralarına mesafe koydu. Fakat
Anna karılarına kızlarına biçki dikiş
dersleri verince ve yepyeni yemekler
yapmasını öğretince onu sevmeye başladılar.
Anna ise devlet memuru olduğundan, siyasi
görüşlerine ters düşmesine rağmen zamanın
Başbakanı tarafından kurulan aşırı sağcı
Pan-Hellenic Gençlik Örgütünün etkinliklerine
aktif olarak katılmak ve zorunda kaldı.
Anna’nın kaldığı evde, İrene adlı, aynı ilçenin Xanthoya köyünden
bir anaokulu öğretmeni daha kalıyordu.
1943 yılında bir gün İrene Anna’yı köyüne
götürmek için çok ısrar etti. Anna’yı
köyde direniş kuvvetlerine katılmış
yakışıklı kuzeniyle tanıştırmak istiyordu.
Kuzeni bir arkadaşıyla birlikte gizlice
dağdan köye inecek Anna ile tanışacaktı.
Ancak Anna, biraz da Pan-Hellenic örgütü
üyesi olduğu için direnişçilerle bir
araya gelmekten korkuyor, köye gitmekte
tereddüt ediyordu. Sonunda İrene’nin
ısrarlarına dayanamadı ve iki arkadaş
hediye olarak birkaç paket sigara alıp
yola çıktı.
İrene’nin kuzeniyle birlikte gelen kişi eski bir Grek tanrısı gibiydi.
Atletik bir vücudu vardı. Kahverengi
saçlı, kızıl sakallı, yeşil gözlü aslan
gibi bir delikanlıydı. Sert gözükmesine
rağmen yumuşak mizaçlıydı. Anna bir
roman kahramanı gibi gönlünü orada ona
kaptırdı. Adı Chryso Kerassides idi
ve Selanikli bir muhacirdi.
Çift, dağda yapılan bir törenle gizlice evlendi. Nikahlarını direniş
kuvvetlerinden bir papaz kıydı. Artık
Anna’nın da bir erkeği, güvenecek bir
kocası vardı. Fakat bu güvenlik duygusuna
rağmen hayatı gittikçe zorlaşmaya başladı.
Devlet, kadın memurların gizlice direnişçilerle
evlendiğinden haberdardı. Önce işinden
atıldı. Daha sonra ise kendini iç savaşın
içinde buldu. Yeni hayatı yetimhane
hayatından daha zordu. Sadece Almanlar
değil onlarla işbirliği yapan milliyetçi
Rumlar tarafından da aranıyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı bitip Almanlar Selanik’ten çekilince, serbest
bırakılan küçük Panos yine babaannesinin
Tumpa mülteci kampındaki evine gönderildi.
Chryso ve Anna da bir süre Rodi’nin
evinde kaldı. Ama ülkede iç savaş çıktığı
için ailenin huzur içinde yaşaması yine
mümkün olmadı.
Anna, 1946 yılında bir erkek çocuk bebek doğurdu. Çocuğun daha kırkı
çıkmadan babası Chyrso eski bir ELAS
üyesi olduğundan tutuklandı. Baskın
aileyi şok etti. Rodi mutfakta, gelini
ise kayınvalidesinin yatağında hüngür
hüngür ağlıyordu. Despo, bebeğin beşiğini
sallarken Giorgitsa erkek kardeşini
tutuklayan kişilere küfür ediyordu.
Chryso Girit adasının güneyinde bir avuç insanın yaşadığı kıraç Gavdos
adasına sürgüne gönderildi. Sürgünü
altı ay sürecekti ama iki yıl kaldı
adada. Her altı ayın sonunda yukardan
gelen bir emirle sürgün bir altı ay
dana uzatılıyordu. Bir gün adadan tahliye
edildi. Ama Yunanistan’a dönerken öldürüleceği
yolunda bir his vardı içinde. Onun için
serbest bırakılacağı haberini bir dizi
insan aracılığıyla gizlice ailesine
bildirdi. Selanik’e ulaştığında, serbest
bırakılacağına Milli İstihbarat Dairesindeki
hücreye atıldı. Çünkü bir muhbir vatandaş,
Chryso’nun hala yasadışı ELAS örgütüyle
ilişkisi olduğunu iddia etmişti. Karısı
ve kızkardeşi Despo, avukat tutarak
ve gazetecilerin de yardımıyla Chryso’nun
özgürlüğe kavuşmasını sağladı.
Giorgitsa ise önce Sakız adasına, sonra da Yunanistan’da Trikeri adlı
küçük bir kıyı kentine sürgün edildi
ama en sonunda sağsalim evine dönmeyi
başardı.
Rodi’nin Ünye’den ayrılırken:
7 yaşında olan oğlu Simon, 1943’de, (25 yaşında) Almanlarla işbirliği
yapan Rumlar tarafından öldürüldü.
10 yaşında olan kızı Despo, 1952’de (27 yaşında ) göğüs kanserinden,
Anne Rodi 1963’de (60 yaşında ) kalp krizinden
13 yaşında olan oğlu Chryso, (hikayeyi yazan Simos Kerassides’in
babası) 1989’da (77 yaşında) kalp krizinden,
3 aylık kızı Giorgitsa ise 2003 yılında (78 yaşında) doğal
nedenlerden vefat etti.
Simos Kerassides’in annesi Anna ise hala sağ. Hani dağda Chryso ile
gizlice evlenen kız..
Mehmet Kavaklıoğlu
Washington-UBD
milhan@voanevs.com
|
Mesajlar eskiden yeniye..
Dear Simos
The Girl From Pontus is a beautiful story. Sad too. I grew up in
Ünye in 1960's and there were
still few Greek families left.
I wonder whether your family has
any old pictures. Rodi with her
children? Of Ünye and its people.
Both Christians and Muslims..
Best wishes,
Mehmet ILHAN
Dear Mehmet,
Thank you very much for your message. Unfortunately my grandmother
Rodi left for Greece with her
four children in a hurry and was
unable to take with her any pictures
of her family and house in Unye.
Thank you very much for your concern
Regards
Simos
Dear Simos,
I translated part of your story into Turkish and sent to my friends.
They were fascinated by it. After
all your grandmother is from Ünye
and we feel that one way or other
we are all connected. Even with
you. May be it is the sea.
As soon as I fihish translating the Greek part of the story we will
put it into our web site. When
I was growing up (in early 50's)
we still had few Greek and Armenian
families. Now I think there are
only two Armenians left and I
know them personally. Their father
was very close friend of my father.
They both passed away years ago..
By the way my father, like your
grandfather, was a tailor too.
If
you ever plan to visit your ancestral
home, please let me know. I would
love to be your guide.There is
a short movie of Ünye in this
web site.
http://www.pontos.gr/innet/files/oinoi.wmv
Thank you again,
Mehmet
Ps. Would you be kind enogh to send us your picture. Or your family?
Dear Mehmet,
I am deeply touched by the film of Unye you've just emailed. It
is as if I visited my grandparents'
(on my father's side) birthplace.
Thank you very much for it. Unfortunately
I am not familiarized with advanced
computer technique (I am not equipped
with a scanner) so I cannot emali
a photo of mine or of my family.
Perhaps I can buy one some time
in the near future. Anyaway, I
thank you again for your kind
offering.
Tell me more about yourself and your family.
Regards
Simon
|
Hikayenin
alındığı site.
http://www.theopavlidis.com/AsiaMinor/SimosHistory.htm
Orijinal
Metin:
The Girl from Pontos
Rodi, the name means "rose", was
another girl of the ethnic Greek minorities
in Turkey. She was born in Oenoe (Unye),
a town built on the coast of the Black
Sea (Pontos in Greek). The Pontian Greeks
had a long history and spoke a dialect
much closer to ancient Greek than any
of the other Greek idioms. While Greeks
like Litharenia who lived near the western
coast of Asia Minor had to flee the
country in a hurry, the Greeks living
in the interior of Asia Minor or by
the Black Sea did not leave until 1925
as a result of the Treaty of Lausanne
held in July 1924 that stipulated the
exchange of the Greek and Turkish populations.
Rodi Theodorides was a girl of noble stature,
her face angular, and her features cute.
Albeit strong-willed and of steely determination,
she was lean and fragile in the body.
She came from a rich family and was
destined to marry a wealthy young man,
a merchant tailor whose full name was
Christos Kerassides. After the marriage
the couple stayed at a three-story house
in Oenoe, a seaside mansion that was
Rodi's property. They also owned a farmhouse
in the mountain village Cilar. Rodi
proved to be a good housewife and a
good cook, her delicious dishes included
stewed potatoes or quinces, lentil chickpea
or bean soups, havic and flour halva.
Christos was a tall lean man with long legs
and arms. He was benevolent and well-intentioned,
always well-dressed due to his occupation.
He used to travel to the depths of Turkey
and deal with Greeks and Turks. He also
did business with the Kurds who loved
him as a brother because he sold garments
to them at discount prices or on credit
without ever anticipating to get repaid.
In addition, as cotton and woolen lengths
of fabric were of no use to the poor
Kurdish families, he brought them women's
and children's clothes causing exclamations
of delight, since he had previously
slipped coins and banknotes into their
pockets. He would also go on business
trips to Russia many times a year.
During the Greco-Turkish War Christos was
conscripted into the Turkish Army and
like all Christians he was placed into
the notorious Hard Labour Battalions
(Amele Taburu). In 1925, he was still
missing and he was probably dead (like
many others) in the Amele Taburu.
In 1925 the surviving Greek males of Oenoe
formed a committee and appealed to the
Greek Embassy in Constantinople for
a ship to carry them to Greece. One
day the Euxine Pontus anchored off Oenoe
and Rodi, together with her four children
(13-year old son Chryso, 10-year old
daughter Despo, 7-year old son Simos
and 3-year old infant daughter Giorgitsa)
hurried aboard. She carried the most
indispensable things together with some
cutlery, a bronze mortar and a pestle,
a censer, and a triptych Byzantine icon
of the Virgin Mary that had been an
heirloom of her family for over four
generations. Apart from those articles
she carried Turkish banknotes that she
converted into Greek drachmae at a money
changer's to cover the first family
needs.
They disembarked at the seaport of Thessalonica
and found shelter at wooden barracks
in Kalamaria refugee quarter. A few
months elapsed and the fatherless family
moved to Charilaou (another refugee
neighborhood) and stayed at a Quonset
hut made of corrugated-iron. In 1929
the Greek Social Providence constructed
semi-detached houses at the refugee
quarter of Toumpa and granted them one.
To earn their living the family commenced
to work. Rodi went charring, Chryso
hawked about the streets of Toumpa selling
sesame buns, Despo worked at a local
textile-factory, and Simos became a
shoe-shine boy. Little Giorgitsa was
being left in the care of a neighboring
housewife.
All of Rodi's children suffered from the lack
of a father, but Simos was the most
vulnerable of all four to being led
astray due to his restive spirit. He
was soon waylaid by left-wing militants
and initiated into strange theories.
He soon joined the communist party without
his elder brother's knowledge, let alone
his poor, wretched mother's. Contrariwise
Chryso - five years older, therefore
more mature and prudent - had managed
to keep aloof from such pitfalls.
In May 1936 there was general outcry in Thessalonica
against the crisis brought about by
the ruling right-wing party. Six thousand
tobacco workers, later followed by other
labourers, crammed the town center to
jeer at the regime and raise a commotion.
Among them one could make out Simos
brandishing his fists and claiming his
rights. But the crowd was soon scattered
in every direction when the mounted
police attacked them.
The upshot of it all was dictatorship imposed
by Metaxas, all labourers' demands for
a better life - for pay-raise and social
security - coming to nothing. Simos,
together with a group of revolutionaries,
was locked up in a detention house and,
after he had received nothing but abuse
and torture, was exiled in the island
of St. Eustratios in the Agean Sea.
It was about time that his family should
be aware of his secret, extreme political
activities. Nine months did he waste
at his banishment place and in springtime
he was released due to the young of
his age.
In 1937 Chryso married Evanthia, a good-looking
neighbouring girl, and in 1938 they
had a son called Panos.
When World War II broke out and the Germans
occupied Greece three of Rodi's children
joined the Greek resistance. Only Despo,
the oldest daughter, kept aloof from
such perilous activities and stayed
at home to take care of their mother
who suffered from a sudden curve in
her spinal cord, as she had carried
from the low basement up to the hall
a heavy jute bag full of keys and locks
and felt a "crack" in her
back. Chryso's wife Evanthia also joined
the resistance, leaving little Panos
in the care of Rodi.
Tragedy struck quickly. One day Evanthia was
away on a mission in the neighbouring
town of Kilkis and arrested by the Germans
and shot to death. In 1943 Simos was
ordered to bring a message to the E.L.A.S.
forces (Greek initials for the Greek
Popular Liberal Army, military arm of
E.A.M. i.e. the National Liberation
Front) up in the North Pindos Mountain
Range. He fell into an ambush by Greek
collaborationists and was killed.
The Joining of the Families
One day, Rodi's eldest son Chryso blew up
a couple of German trucks at a military
park in the area of Depot, in Thessalonica,
and was betrayed by an associate's relative.
He fled to the mountains and the Germans
put a price on his head. Furthermore,
they took his little son Panos as a
hostage and shut him up at an orphan
home.
In the meantime Litharenia's daughter, Anna,
had been appointed as a home economics
teacher at Arnissa, a large village
in the prefecture of Pella in Central
Macedonia, Greece. Anna was now an attractive
young lady of eighteen, her chestnut
hair wavy, her large eyes brown. After
her 11-year confinement in the asylum,
she liked being independent, free to
do as she pleased. Albeit alone in an
alien world, she felt old enough to
survive on her own, her guardian angel
being part of a distant past. The villagers
of Arnissa, like most of the Greeks
from the provinces, were despondent
and intimidated under the conqueror's
heel. Thoroughly aware that certain
Greeks were quislings, others neutral
and others having joined the resistance
teams on the mountains, they were reserved
to strangers and, therefore, hostile
to Anna. They began to like her, however,
when she started teaching their wives
and sisters how to cook and sew and
embroider and make their lives better.
After her appointment in Arnissa she
was considered to be a civil servant
and, despite her political convictions,
she had to be actively involved in the
Panhellenic Youth Organization, a right-wing
body created by the prime minister of
the day.
At the house where she lodged, she shared
room with Irene, a nursery school teacher
who came from Xanthoya, a small village
in the district. One keen afternoon
in 1943 Irene insisted that Anna should
join her on an excursion to her village.
There she would meet a cousin of hers
who had joined the rebel forces. He
was to come down from the mountains
in utmost secrecy along with a comrade
fellow. Anna was frightened and, therefore,
reluctant to meet such outlaws, organized
as she was in a nationalist right-wing
body. She refused to go but Irene eventually
prevailed upon her to accompany her
to Xanthoya. They bought half a dozen
packs of cigarettes and set off.
The man who came with Irene's cousin was like
an ancient god from Mt. Olympus. He
was athletic, his long hair brown, his
beard auburn, but he emitted roughness
and ferocity. On closer and more careful
inspection, however, his hazel eyes
were warm and humane. He fixed her with
a persistent golden stare, which made
her lose her heart to him. She felt
like Jane Eyre who, after her graduation
from the orphanage, met Mr. Rochester.
It was as if her lonely, miserable life
had come to a happy end. His name was
Chryso Kerassides and he was a refugee
from Thessalonica.
The couple married on the mountains, the wedding
ceremony performed by a resistance priest.
Anna had now someone to be taken care
of by, a husband to rely on. Notwithstanding
her feeling of security, though, she
found out that her life from then on
was not so easy. First of all she was
dismissed from her job. Greek Civil
Service But was averse to female employees
who were involved with men from the
rebel forces. Second, she was drawn
into the vortex of guerrilla war, a
much harder way of life even in comparison
with her 10-year stay at the orphanage.
She became part of a pitiless manhunt,
which gradually made her a nervous wreck.
They were not only pursued by the German
conquerors but also by the Greek nationalists
and collaborationists.
After the end of World War II and the Germans'
withdrawal from Thessalonica, little
Panos was released and taken to his
grandmother's place. Chryso and Anna
also stayed temporarily at Rodi's refugee
house in the Toumpa quarter. However,
the whirlwind of the civil war engulfed
Greece before people could enjoy peace.
In July 1946 Anna bore a long skinny boy,
but within forty days after delivery,
Chryso was arrested because he was a
former member of ELAS. The event caused
a stir at the house. Rodi was sitting
on the kitchen divan crying, Anna in
confinement in her mother-in-law's bedroom
weeping, Despo rocking the improvised
cradle, Giorgitsa stepping to and fro
across the kitchen, swearing at the
lowlifes who had arrested her brother.
Chryso was sent into exile in the barren island
of Gavdos in the Libyan Sea. Albeit
his exile period had been designated
to be only six months, he stayed two
years. As soon as his 6-month period
expired, it would be automatically renewed
due to instructions received from above.
One day, a wireless message came and
ordered him to pack up. He was taken
aback at the unexpected outcome of his
banishment story and used a secret chain
of communication to notify his family
of his transfers, since he had a foreboding
that he would perish on the way back
home. Upon arrival to Thessalonica he
was not released but shut in solitary
confinement in the National Security
building for three and a half months
because someone had accused him of being
an accomplice to concealment of weapons
of the E.L.A.S. His wife and sister
Despo hired lawyers and asked the help
of journalists and eventually managed
to have him released.
Giorgitsa was also exiled to the island of
Chios in the Agean Sea and later to
Trikeri, a seaside village in Central
Greece. But she managed to survive and
return home safe and sound.
Postscript
Despo died of breast cancer in 1952. - Rodi
died of a heart-attack in 1963. - Chryso
(author's father) died of a massive
heart-attack in 1989. - Giorgitsa died
of old age in 2003. Anna (author's mother)
is still alive.